Ara Güler Ustamıza Saygıyla…

Biz zamanlar nasıl da eğlenceli gelirdin sen bana! Öyle her kafama estiğinde elime alıp da arka arkaya basamazdım deklanşöre.
O pozlar önemli günlerde kullanılmak üzere takılırdı makineme ve saklanırdı yeni bir özel günde çıkartılmak üzere.

Gel zaman git zaman herkes gibi bende hızlı tüketime ayak uydurarak, uzun yıllar boyunca dönüp de bakmamak üzere çekmece köşelerine mahkum ettim seni.

Şimdilerde elimde sayısız fotoğraf karesi varken; aslında analog makinamla çektiğim fotoğrafların zihnime nasıl da işlendiğini hatırlıyorum. O zamanlar çekilen fotoğrafları en ince ayrıntısına kadar düşünmek gerekirdi. Olurda yanlışlıkla bir makara filmi yanarsa o filmi yakmanın verdiği acının hüznünü anlatmaya şimdilerdeki hiçbir dijital makinenin varlığı yetmezdi çünkü.

Uzun zaman oldu…

Kahvenin yer yer turuncu şeffaflığına saklanan siluetlerin işlendiği filmlere uzun zamandır bakmadığımı ve dokunabildiğim fotoğraf karelerini özlediğimi fark ettim Ara Güler’in gidişiyle. Ne de güzel anlatıyordu İstanbul’u. Tıpkı Atilla İlhan şiirleri gibiydi Ara ustanın fotoğrafları da. Her anında İstanbul kokuyordu buram buram…

İstanbul’u ve dünyayı en bakir haliyle anlatıyordu bize.

Şimdi güneşli bir Ekim sabahındayım. Pencerem hafif aralanmış. Karşımda yükünü boşaltmak için bekleyen gemilerin demirlediği Marmara denizinin gri suları var. Ustamızın 1957 yılında Karaköy’de, Galata’da, Haliç’te çektiği siyah beyaz fotoğraf karelerdeki gemiler gibi mi!

Öyle yavan, öyle manasız duruyorlar orada…

“1950-60’lardan kalma İstanbul fotoğraflarım olmasa, o eski günler, bugün unutulmuş olacaktı. (… ) eski şehirden hiçbir şey kalmadı. Şehrin estetiği değişti. Uygarlık ileriye gidiyor ama insanlar güzellik anlayışını kaybetti.”

A.G

Masamda duran gümüş renkli analog makinama bakıyorum. Sonra iki elimin arasına alarak pencereden yansıyan güneş ışığına doğru kaldırıyorum 1998 yılına ait bir film rulosunu. Bir çift pil duruyor köşede ve yanında açılmamış bir film kutusu daha. Ara Güler Üç Horan Ermeni Kilisesinde son yolculuğuna uğurlanıyor.  Siyah tabutunun camları sanki içinde nadide bir mücevher taşır gibi ışıldıyor, tabutun üzerinde ise kırmızı karanfiller. Ustanın fotoğraf makinası da kendisine yanı başında eşlik ediyor yeşil bir çantanın içinde. O fotoğraf makinasının sahipsiz kalışı nasıl da üzüyor bütün fotoğraf camiasını.

Balık pazarının içinde yer alan o küçük ermeni kilisesi, bir dünya insanını deklanşör sesleri arasında yolcu ediyor sonsuzluğa.

Ara Güler’e hayranlığımın en önemli sebebi işte bu kalabalığın toplanma sebebi aslında. Herkesin buluştuğu ortak payda. Ustanın insani değerleri ve gerçekçiliği. Asi olduğu kadar matrak olması,  ağzı bozukluğu, doğallığı, mütevaziliği, bildiğinden şaşmayan cesur yanı ve en önemlisi ‘ben fotoğrafçıyım’ diye ortalıkta gezinen ve kendisini entelektüel sanan birçok ego kuklasından bambaşka, kıskanılacak kadar büyük bir bilgi birikimi, tam anlamıyla canlı bir tarih olması.

Ara Güler o; çok başka, çok özel…

“İnsan olmadığı zaman hayat olmaz. Onun için benim fotoğraflarımda hep insan vardır… İnsan sevgisini kaybetmişse hiçbir şeyin önemi yoktur aslında. En mühim şey insan sevgisidir. Her şey buna bağlıdır. İnsan sevgisi oldukça fotoğraf da gelişecektir. Çünkü her şey, fotoğraf da insan içindir. Sevgisiz insan, insansız da fotoğraf olmaz.”

A.G

Başarılarının sınırı olmayan bir üstat o.  Yazılara dökülse de değeri anlatılamaz, kelimeler kifayetsiz kalır. Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Pablo Picasso, Can Yücel, Salvador Dali, Aşık Veysel, Sophia Loren, Winston Churchill, Adnan Menderes, Aziz Nesin, Old Papa ve daha niceleri.

Dünya’nın en iyi 7 fotoğrafçısından biri!

Ustama sonbaharın en güzel zamanlarında veda ederken Yaşar Kemal’in cümlelerini hatırlıyorum…

“Ara Güler Anadolu’nun insan, kültür, doğa zenginliğinin, çeşitliliğinin gizine erişmiş kişidir. Kendisini bildi bileli kendini Anadolu zenginliğinin içine kapmış koy vermiş kişidir.”

Anlaşılan o ki; o iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler de, demirin tuncuna, insanın piçine kaldık…

Huzurla uyuyun yurdumuzun unutulmaz çınarları…

Saygılarımla…

 

 Likya’nın İncisi Phaselis Antik Kenti…

Çocukken kendisi hakkında yayınlanan belgeselleri meraklı gözlerle izlediğim ‘Likya Yolu’ bu seneki uzun tatil planımın başlangıç noktası oldu diyebilirim. Daha önce Akdeniz’deki tatil beldelerinde yazın keyfini çıkartmış olsamda bu seneki Likya tatilim benim için öncekilerden çok daha keyifliydi.

Arkeolojiye fazlaca meraklı birisi için, antik kentlerin arasında mavi suların keyfini yaşamak inanılmaz bir şey. Fethiye’den Antalya‘ya kadar uzanan Likya Yolu; saklı kalmış bahçelerin arasında yürüyüş boyunca ağaçlardan nar, limon, badem, asmalardan üzüm, çalılardan ise böğürtlen toplayarak doğanın lezzetlerini tadacağınız, ortalama 500 kilometrelik meşhur bir yol. Dünyanın en iyi 10 yürüyüş parkuru arasında gösterilen bu antik kıyılarda tarihi ve huzuru keşfetmenin tadı ise bir başka…

Siz değerli okurlarımıza tavsiyem eğer kendi aracınız varsa, pahalı ve lüks otellerde rutin keyif nöbetleri geçirmek yerine doğanın gizemini keşfe çıkın derim. Birde kendinize bir çadır almayı unutmayın. Gideceğiniz yerlerde kalacak yer bulamama ihtimaline karşı aracınızın bagajında duran çadır, gerçekten kurtarıcı görevi görüyor. Bir de müze kart tabi ki! Olmazsa olmazlarım arasında olan ve her sene düzenli olarak yenilediğim müze kartım gerek Likya Yolu’ndaki muhakkak görülmesi gereken antik kentlerde, gerekse yol üzerindeki diğer ören yerlerinde benim olduğu gibi sizin de işinize yarayacaktır.

Tatilimin ikinci gününü Olympos kıyılarını keşfe çıkarak değerlendirdim. Yolculuğuma Antalya Olympos’dan başlayarak; Kaş, Demre, Kekova, Fethiye, Göcek, Marmaris, Datça, Bodrum, Çeşme son olarak Bozcaada olmak üzere devam ederken, şimdiki yerleşkemiz Bodrum.

Gezdiğim yerlerin tamamından bahsetmeye kalkarsam eğer sanırım bu bir gezi yazısı olmaktan çıkabilir. Bu yüzden size Likya yolculuğumdaki en beğendiğim lezzetlerden, Phaselis Antik Kenti’nden, aklımda yer edinen özellikle batık olan diğer antik kentlerden ve yeni koylar ararken sürekli kaybolduğumuz köy yollarından, bu sayede tepelerden izlediğimiz harika manzaralardan küçük notlar vereceğim.

Öncelikle Likya Yolu’nun kısa tarihçesine bakacak olursak eğer, Türkiye’nin en güzel yol rotasını zamanında İngiliz/Türk amatör tarihçi Kate Clow keşfetmiş. Özellikle batık liman şehirlerinin bakir güzelliklerini hala koruduğu Likya bölgesinde görmeniz gereken 11 önemli antik kent var. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen Likyalıların bu efsanevi antik şehirleri, gerçekten de görülmeye değer.

Sezon olmasına rağmen cüzi diyebileceğimiz bir ücret ödediğimiz Olympos’taki meşhur bungalov evlerinden birinde üç gece kaldık. İlk olarak Adrasan koyunda yüzdük. Denizinin kumlu, sakin ve temiz olması Adrasan’ı Akdeniz’in en güzel koylarından biri yapıyor.

İkinci günümüzde Phaselis Antik Kenti’ne gittik. MÖ. 7. yy’da kurulan Phaselis’i bugüne kadar gittiğim bütün tarihi yapıtlardan ayıran en güzel yanı şüphesiz eski bir liman kenti olması… Kemer‘e 15 dakika Antalya‘ya ise 45 dakika uzaklıktaki antik kent benim en favori tatil rotam oldu diyebilirim. Ören yerine girdikten çok kısa bir süre sonra Akdeniz’in gizli bahçelerinde saklı üç farklı koyun pırıl pırıl sularını

görüyorsunuz. Bir yandan kentin gizemli tarihine tanıklık ederken diğer yandan balıklarla yüzmenin keyfine varabiliyorsunuz. Bu keyif bence anlatılmaz yaşanır. Yaşayın derim…

Phaselis’e giderken yanınıza mutlaka yüzücü gözlüğü almanızı tavsiye ederim; çünkü rengarenk balıklarla yüzmenin keyfi bir başka güzel. Ama daha önemlisi sular altında kalmış bir şehrin kalıntılarını renkli balıkların arasında yüzerken keşfetmek. Bu muhteşem bir şey… İşte Phaselis Koyu’nun beni en çok etkileyen yanı bu. Tarih, huzur, sakinlik ve doğa…

Phaselis’te harika bir gün geçirdikten sonra gün batımını Olympos Antik Kenti’nde izledik. Aslında Olympos’un en güzel yanı bir yandan antik kentleri keşfederken, diğer yandan bakirliğini yitirmemiş koylarda yüzmeniz sanırım. Şimdilik size işinize yarayacağını düşündüğüm küçük birkaç bilgi vermek istiyorum.

Küçük küçük notlar:

Olympos’a gittiğinizde özellikle yoğun dönemlerde ( eğer ki aracınızla gidiyorsanız) yanınıza mutlaka bir çadır, battaniye ve küçük yastık alın.

Sabah erkenden uyanın ve Phaselis Antik Kenti’nde gün doğumunu seyredin.

Portakal suyu, nar suyu içmeden ve odun ateşinde (odun ateşi!) pişen gözlemelerden yemeden dönmeyin.

Olympos’ta Phaselis Antik Kenti, Adrasan Plajı ve Oylmpos’ta, Demre Kekova batık şehrinde,  Dalyan İz Tuzu Plajında, Datça Knidos Antik Kenti’nde mutlaka yüzün.

Bizim kaybolduğumuz ve bu sayede muhteşem koylar gördüğümüz köy yollarında kaybolun J inanın buna değer.

Eski dağ yollarını yol güzergahı olarak belirleyebilirsiniz. Yollar biraz yorucu ve virajlıdır ama ormanın mis gibi güzel kokusunu içinize çektiğinizde ve yaprakların arasından ‘ben buradayım’ dercesine kendisini gösteren mavi suları gördüğünüzde  yolların hengamesini unutabilirsiniz, buna değer.

Helenistik dönemlerden günümüze kadar uzanmış bu liman kentleri o dönemlere ilgisi olan meraklılarında ilk adresi olmalı. Terk edilmişliğine rağmen insana huzur veren sessizliği, Ölü Deniz’e benzeyen sakin koyları, kentin sütunları, sur duvarları ve batık limanlarıyla Phaselis’i geçte olsa görmek gerçekten heyecan verici. Bu kentin başka bir özelliği de girdiğiniz orman yolunda ilerlerken daha kente gelmeden ağaçların arasında saklı kalan ve keşfedilmeyi bekleyen yerlerin olması.

Biz Phaselis’te gün batımını beklemedik fakat dillerde dolaştığı gibi belki de yeni gidecek olanlar orada dünyanın en güzel gün batımlarından birine tanıklık ederler kim bilir!

Likya yolunda daha keşfedilecek çok fazla büyülü güzellik var. Benden şimdilik bu kadar. Bir daha ki gezi yazımızda daha farklı yerleri keşfetmek üzere. O zaman ne diyoruz gezelim görelim 

 

Çingeneler saçlarını sarıya neden boyatır?

Bu yazımda günlük hayatta sürekli gözüme takılan ama bugüne kadar hiç sorgulama gereği duymadığım bir konudan bahsetmek istiyorum. Fakat baştan belirtmek isterim ki bu yazacaklarım kesinlikle bir ön yargı değildir. Annemin bütün diğer anneler gibi, ben küçükken her yaramazlık yaptığımda söylediği “seni çingenelerden aldık” “uslu durmazsan seni çingenelere veririz.” cümleleri ya da uzun yaz günlerinde boş tarlalara kurulan çingene çadırları ve çingene bohçacıları, bende çingenelere karşı hiçbir zaman için ‘çingene’ deyip geçeceğim ya da ırkçılık yapacağım bir konu olmadı. Aksine hep çok sevdim onları ve enerjilerini…

Geçenlerde Kadıköy rıhtımda dolanırken bir grup roman çekti dikkatimi. Arkalarından koşar adımlarla yaklaşmaya çalıştım kendilerine. Bloğumda yazacağım yazı için çekmeye çalıştığım fotoğraf uğruna ise sol bacağımı demir bloglara çarparak morartmış bulundum.

“Çingenelerin çocuklarından tutun kadınlarına, erkeklerine ve hatta yaşlılarına kadar neden saçlarını sarıya ya da çikolata rengine boyadıklarını düşündünüz mü hiç?”

Ben işte tam da o çingene kızlarını gördüğüm anda aklımdan geçti bu sorular ve dizimi demir bloğa çarpmanın şiddetiyle düşüncem yerini acı dolu kıvranmaya bıraktı. O an beynimde kuşlar uçuştu, bırakın çingeneleri kendimden bile vazgeçerek Cansever’in ‘Yara benim’ şarkısını söylemek istedim sadece. Neyse bu yazıyı yazabildiysem eğer ‘Çingeneleri tanıma yolunda çekilen çile kutsaldır’ diyorum ve konuma dönüyorum.

Mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir, sokakta gördüğünüz çingenelerin saçları hep sarı röflelidir. Kadınların saçlarını sarıya boyatması esmer yüzlerinde eğreti dursa da asıl dikkatimi çeken şey küçücük çocukların saçlarının da aynı şekilde olduğundan açık tonlara boyanıyor olmasıydı. 

Bu geleneksel bir şey miydi yoksa romanların eğlenceli ve keyif insanları olmasından ötürü gelen zevk anlayışı mıydı? Araştırdım.

Kaynak : (Gelenek. Eski çingenelerde bu bir saygı simgesiydi. Sadece en yaşlıları bu şekilde yapardı. Ondan sonra yıllar geçtikçe yaşlılardan çocuklara kadar herkes böyle yapmaya başladı. Tabi durum sıradanlaşınca da geleneğin bir anlamı kalmadı )

Mantıklı mı mantıklı… En azından bana mantıklı geldi. Ta ki Kuştepe’ye ve Dolapdere’ye gidip kendileriyle birebir röportaj yapana kadar bendeki geçerliliği bu. Geçelim diğer konulara.

Çingene mi Roman mı? Çingeneler neden lanetlidir? Çingenelerin yerleri yurtları neden yoktur? Çingenelerin neden bir işe yaramadığı düşünülür? Son olarak en eski çingene kızı simgesi Zeugma çingene kızı mozaiği…

ÇİNGENELER Mİ ROMANLAR MI? BU KAVİMLER KİMDİR? ÇİNGENELERİN TARİHİ VE MİTOLOJİSİ

Geçerliliği kesinleşmiş kaynaklara göre her iki yaklaşımında tamamen yanlış olduğu savunulmaktadır. Roman adı farklı Çingene adı ise farklıdır. İkisi de birbirinin yerine kullanılamaz. Çingeneler veya kendilerine verdikleri isimle Romanlar, Hindistan’ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan’ın da içinde bulunduğu bölgelerden MS 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli halkın adıdır. Çingeneler, acıdır ki savaş dönemlerinde sahip oldukları bütün topraklar ellerinden alındığı için geçimlerini çeşitli işler yaparak sağlamak zorunda kalan tüm kavimlerin; yani Orta Asya’dan tutun, Balkanlar’ın, Anadolu’nun ve Orta Doğu’nun bir bölümünün ortak adıdır. Bu kavimler maalesef ki tarım, avcılık, hayvancılık ya da toplayıcılık yapmaları için gereken tüm kaynaklarını kaybetmişler, bu yüzden göçebe zanaatçılığa mahkum olmuşlardır. evet maalesef çok acıdır ki bütün topraklarını kaybettikten sonra dünyanın dört bir yanına yayılmış acı bir mağduriyeti paylaşan halkların cumhuriyetidir Çingeneler. 

Roman kavimleri ise dünyanın her yerinde yaşayan sayısız Çingene kavminden sadece bir tanesidir. Romanların ‘Romanes’ isimli bir dilleri ve kendilerine ait bir tarihleri vardır. Bu önemli gerçeği göz ardı etmediğimiz takdirde ne Çingeneliği ne de Roman kimliğini inkar etmeden Çingenelerin özünden gelen Roman kavminin kendine özgü özelliklerini anlayabiliriz. Akabinde ise Çingene kanı taşıdığını iddia eden üç ana grup bulunmaktadır: Kaldera, Gitano ve Manuşlar.

  1. Kaldera Çingeneleri : Yalnız kendilerinin gerçek çingeneler olduğunu iddia ederler. Adlarından da anlaşıldığı üzere, çoğu kazancılıkla uğraşmaktadır. Rumence’de kazanın adı Caldera’dır. Önce balkan Yarımadası’ndan çıkmışlar, sonra Orta Avrupa’dan Fransa’ya geçip beş kola ayrılmışlardır.
  2. Lovariler : Macaristan’da uzun süre yaşadıklarından dolayı, Fransa’da Macar adıyla çağrılırlar.
  3. Boybalar : Transilvanya’dan gelmişlerdir ve savaştan önce evcilleştirilmiş hayvanlarla gösteri yapan çingenelerin çoğunluğunu oluşturmaktaydılar.
  4. Luri ya da Luliler : Hint kavminin adını taşırlar.
  5. Çurariler : Diğer Kaldera Çingenelerinden ayrı olarak yaşarlar. Vaktiyle at alıp satan Çurariler, bugün kullanılmış araba alım satımıyla uğraşmaktadır.
  6. Turko-Amerikalılar : Avrupa’ya gelmeden önce, Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş oldukları için kendilerine bu isim verilmektedir.
  7. Gitanolar : Kendilerine yalnızca İspanya, Portekiz, Kuzey Afrika ve Güney Fransa’da rastlamak mümkündür. Dış görünüşleri, lehçeleri ve gelenekleriyle Kalderalılar’dan ayrılırlar. Kendi içlerinde İspanyol ya da Endülüslüler ve Katalonyalılar diye ayrılırlar.
  8. Manuşlar : Orta Avrupa’daki çingenelerdir. Muhtemelen İndus kıyılarından geldikleri için, kendilerine Sinti de denmektedir. Üç alt gruba ayrılırlar.
  9. Valsikanlar Ya da Fransız Sintileri: Pazarcılık yapar ve sirklerde çalışırlar.
  10. Gaygikanlar Ya da Alman, Alsalsı Sintiler : Bunlar çoğu kez, çingene olmayan, ancak aynı gelenek ve göreneklere göre yaşayan Avrupalı göçebelerle karıştırılmaktadır.
  11. Piemontesliler Ya da İtalyan Sintileri : Örneğin İtalya’nın tanınmış ailelerinden Buglioneler bu gruba girmektedir.

ÇİNGENELER NEDEN LANETLİDİR, NEDEN BİR YERE AİT DEĞİLDİRLER, NEDEN GÖÇEBEDİRLER VE YERLERİ YURTLARI NEDEN YOKTUR?

 Bu bölümü Savaş Ay’ın röportajından yani kaynaktan aldığım gibi yazmak istiyorum. İşte Savaş Ay’ın yazısı:

İSA’YI ÇARMIHA GEREN ÇİVİLERİ ONLAR YAPTI

“Ol rivayet ederler ki: “İsa’yı çarmıha geren çivileri çingeneler yapmıştır.” İşte bu yüzden lanetlenmiştir çingene ırkı. “Yerleri, yurtları olmasın. Ülkeler, şehirler, dağlar, tepeler onları kabul etmesin. Bir yere ait olamasınlar, nesiller boyu dolanıp dursunlar” diyen ağır bir lanettir bu.

GÖÇEBE YAŞAMLAR

Rivayetin devamı şöyledir: “Kökenleri Hindistan olan çingeneler, o tarihten beri lanetin tesiri altındadır. Göçebe oluşları, hiçbir yere kök salamayışları… Doğru dürüst meslek sahibi olmamaları, hep bu lanetten ötürüdür.”

EDİTÖRÜN NOTU: Savaş Ay’ın anlattığı lanetin sonunu biz bitirelim:

Rivayet şöyle biter: “Göçebelikle cezalandırılan çingeneye bunun karşılığında bir yetenek verilmiştir. ÇİNGENENİN AHI TUTAR. O yüzden kimse bir çingenenin ahını almak istemez. ” Ancak tüm bunlar adı üstünde bir rivayetten ibarettir.

BENİM NOTUM: Benim bu röportajda dikkatimi çeken en önemli nokta Hz İsa’nın çarmıha gerilmesi ve MS 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılan bir kavmin gerçekten böyle bir şey yapmış olabilme ihtimalini değerlendirmek oldu. Daha önce yeryüzünde sapkınlık gösteren kavimlerin düşüşleri ve nasıl helak olduklarını ele alacak olursak belki de Çingenelerin Hz İsa gibi iyilik dolu bir peygamberin çarmıha gerilmesinde kullanılan çivileri yapmış olmaları fikri karşısında oradan oraya savrulmuş olmaları da çok iç açıcı bir durum olmamakla birlikte kabul görebilir bilemiyorum. Fakat diğer yandan Hz İsa’ya olan sevgimden dolayı çingenelere karşı ön yargı oluşturmak yerine ellerinden her şeylerinin alınmış olması ve bu yüzden yersiz yurtsuz kalmış olmaları fikri nedense daha içten ve üzücü geliyor. Son olarak insanlık olarak efsanevi hikayeleri ve mistik olayları seviyoruz. Belki de bu da editör arkadaşlarımızın dediği gibi bir rivayetten ibarettir.

ÇİNGENELERİN NEDEN BİR İŞE YARAMADIĞI DÜŞÜNÜLÜR?

Çingenelerin çoğunun alkol bağımlısı olup içtikten sonra insanların huzurunu bozan, kavga eden erkeğinden, kadınına hatta çocuklarına kadar hırsızlık yapan, yaşlılarının bile tokatçılık yani dolandırıcık yaptığı, dürüst yaşamayan, genelde pis yaşayıp temizlik anlayışları fazla olmayan, gençlerinin genellikle torba, hırsızlık, haraç kesiciliği yaptığı söylenen, yaptıkları pis işleri övünerek anlatan, yaşadıkları yerde sükunet olmadığı gibi daima gürültü olan, topluma faydaları olmayan, bohçacılarının bile uyanık olduğu, hatta çoğunun bu işi hırsızlık yapmak için meslek edindiği toplum tarafından maalesef ki kabul görmüş bir gerçektir. Bu kadar kirli bilgi arasında kaybolmak ve sizleri de boğmak istemezdim fakat hayatta her türlü insan var diyerek konuyu özetle sadece genele bağlamakla yetinmek istiyorum.

Peki çingenelerin içinde dürüst çalışan, ekmeğini hakkıyla kazanan, ahlaklı çingeneler yok mudur? Yapılan araştırmalara göre çıkan ilginç sonuçlardan birinde en düzgün hayatı yaşayan çingenelerin davulcular ve çöp toplayıcıları olduğu yönündedir. Keza sokaktan gelen bir sahafla yaptığım röportajlardan birinde benimde aldığım bilgiler bu yöndeydi.  Romanların içinde düzgün çalışanların daha çok çiçek satıcılığı, davulculuk ve kağıt toplayıcılığından para kazandıkları yönünde.

O zaman bu bölüme dair son cümlelerimi söylemek istiyorum!

Yaşamlarına her zaman özenerek baktığımız, keyifli salaşlıklarına hayran kaldığımız, müzikleriyle neşelenip, darbukalarıyla coştuğumuz fakattttt!  bu kadar özentiye rağmen asla anlamaya, empati kurmaya, sevmeye gerek duymadığımız o insanlara; Romanlara ‘Tanrı, seni niye çingene olarak yarattı?’ diye sorduğunuzda size vereceği yanıtın ‘Yemek, içmek, dans ve uyumak için’ dünyaya geldim.’ cevabının rahatlığı kadardı onlara beslediğimiz nefretlerimiz, tahammülsüzlüklerimiz…

‘ÇİNGENE KIZI’ MOZAİĞİ ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ

Gaziantep’in Nizip ilçesindeki Zeugma Antik Kenti’nden çıkarılan ve Zeugma mozaiklerinin simgesi haline gelen ‘Çingene Kızı’ mozaiğinin bulunma hikayesi de kendisi kadar etkileyici. ‘Çingene Kızı’ mozaiği,  Zeugma Antik Kenti’nde yapılan Zeugma kurtarma kazılarında bulunmuş olup, 1992 yılında çıkarılan mozaikteki kadın figürü gizemli bakışları ile Zeugma’nın simgesi haline gelmiştir. Zeugma Antik Kenti’ndeki bir villanın yemek odasının tabanındaki birçok bölümü tahrip edilmiş mozaiğin parçası olan ve üzerine düşen sütunun kaldırılmasıyla bulunan mozaik, ‘Çingene kızı’, Zeugma Antik Kenti’nde bulunan odanın taban mozaiğidir. Bu mozaik büyük ölçüde tahribata uğramıştır. İlk çıkarıldığı zaman kimliği konusunda kesin bir tanımlama yapılamayan bu mozaiğe figüründeki kadın resminin çingeneleri andırması sebebiyle ‘Çingene Kızı’ adı verilmiştir. Fakat bazı kaynaklar mozaikteki asma figürüne dikkat çekerek bu mozaikteki figürün Yer Tanrısı Gaia olduğunu ileri sürmüştür. Gaziantep Arkeoloji Müzesinde yer alan mozaiğin gözleri 180 derecelik bir açıdadır ve etrafını takip eder. Kabarık saçları ortadan ikiye ayılmış ve ensesinden bir eşarpla bağlanmıştır. Dar alınlı, elmacık kemikleri çıkık ve dolgun yüzlüdür. Kulaklarında iç içe geçmiş iri halka küpe bulunmaktadır. İşte bu nedenle ilk bulunduğunda “Çingene Kızı” olarak adlandırılmıştır. Bir görüşe göre bu figür, saçlarının ortadan ayrılmış olması gözleri ve burun yapısıyla Büyük İskender olarak yorumlanmaktadır. Bir başka görüşe göre ise Toprak Ana Gaia olmalıdır. Ancak başının yanındaki asma filizlerinden dolayı Dianysos şenliklerinde yer alan Mainad olma olasılığı kuvvetlidir.

‘Zeugma’nın Mona Lisa’

‘Zeugma’nın Mona Lisa’sı… Kulağa çok hoş geliyor…

Gerçekten de öyle.  Gözleri korkuyla açılmış bir güzellik ‘Çingene Kızı’. Tortusunda bin yıllık bir dünya taşıyan, miladın hem aydınlık hem de karanlık yüzü, yaşanmış, izi kalmış, derin ve aydınlık bir ürperti. Gözleri felfecir ‘Çingene Kızı’.  Bir daha hissetmekten korkulan, adına ‘Çingene Kızı’ denilen. Suretine baktıkça büyüsüne kapılan, tozların altında binlerce yıl hakkını vererek yaşayan ‘Çingene Kızı’. Bütün bir tarihi ezip geçenlere alaycı alaycı gülümsemeyle bakan ‘Zeugma’nın Mona Lisa’sı ‘Çingene Kızı’.

Son söz : Çingeneler yeryüzünde yaşayan en güzel ironilerden aslında, Kızılderililer gibi mistik ve farklı… Ya da masal kahramanları gibi, hayatın biraz sevimli biraz soğuk yüzü… Tanımakta fayda var 😉 Sevgiler…

              “Ve tüm ruhumla, güvendiğim biri tarafından aldatılmaya son verdim.”

                                                                                           /Çingeneler Zamanı/ 1998

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hello! how are you my darling today ;)

“Kadıköy’ün arka sokaklarındaki şirin bir kafenin yeşil duvarlarına sinen şen kahkahaların yerini kendine has bir kitapta toplayan ve o kitabı beni ben yapan değerlerle büyüten kocaman kitaplığıma yerleştirdiğim harika bir hayat var elimde.”

Ne kadar da uzun bir cümle değil mi? Uzun ama soluksuz, meraklı, dağınık, yaşamın arka sokaklarındaki gölgeler gibi… Birazdan başlayacak olan yağmurun habercisi gibi, kimi insanlar gibi, hayat gibi, kahvenin kokusu gibi. Sakin, sessiz ve daha az…

Ben gibi biraz yarım, biraz eksik, biraz fazla, biraz coşkulu, biraz heyecanlı… Bu metinde birçok cümle eksik ve savruk. Tıpkı yarım bıraktıklarım gibi.

En son ne zaman başladığım şeyleri sonuna kadar yaptım diye şöyle bir düşünüyorum. Gerçi düşünürken bile daralıyorum. Bu aralar kahvem de yarım, yazılarımda, işlerimde. Belki de aşklarımda… Ben hayatın yarım kalmış bütün hikayelerini, hikayelerimi, hikayelerimizi, hikayelerinizi seviyorum aslında.

Denizi özlüyorum mesela. Yağmur yağsın diyorum, şöyle en bereketlisinden. Sonra bir anda durulsun bütün hırçın dalgalar. Hayata geç kalayım istiyorum. Koşa koşa köşedeki kafeye sineyim. Üstüm başım ıslansın. Şemsiye bulma telaşım olmasın, saçlarım yağmura doysun. Camın buğusunu silerken saçlarımın uçlarından dökülen damlalar yer zemini ıslatsın.  Sonra yarım bıraktığım projeleri hatırlayayım. Hayatımdaki insanların telaşlarını, endişelerini. Merkezinin ben olduğum ama beni hiç  ilgilendirmeyen o telaşları. Ardından patlatayım Özdemir Asaf’ın en sevdiğim satırlarını…

Şarkı söylüyormuşum

Sokaklarda,

Görmüşler.

Yere yere bakıyormuşum

Yürürken,

Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.

Yağmur demişken, bu aralar  ‘Mindy Gledhill – Hourglass ‘ takıldı ağzıma. 

Hello! how are you my darling today 😉

Pa pa pa pa  😉

Sanırım bugün bu şarkıyı 25. dinleyişim. İşin komik yanı bu şarkıyı dinlerken aklımdan geçen olay örgüsü konusunda da bir hayli istikrarsız davranıyorum.

‘ Hello dear:) İstikrar yakındır :)’

Haydi yağmur yağ artık. Yağmaya başla da bisiklete bineyim, telefonumu kapatayım, biraz daha boşvereyim dünyayı. Şarkılar söyleyeyim sokaklarda, yere yere bakayım pedal çevirirken, sonrasını hayatın akışına bırakayım. Bırakayım da uydursunlar. Dönsün dünya. Güleyim,  eğleneyim, kahkahalar atayım. Güzel kahkaha atan kadınları severim ben. Hayatı güzel yaşar o kadınlar. Çünkü hayat güzel yaşamaya değer.

Güzel yaşayın… Sevgiler  xx 😉

 

                                                       

 

Kızının Kaleminden Babasına “Dört Harf İki Hece”

Bu aralar belki de hayatım boyunca yaptığım en doğru şeyin gururunu yaşamakla meşgulüm çünkü ellerimde uzun soluksuz ve uykusuz gecelerin olduğu satır satır emeklerim var. 1 Mart 2017 Çarşamba akşamı Patnos Şehit Ömer Halis Demir Konferans Salonu’nda babamın anısına yazdığım “Dört Harf İki Hece” kitabımın imza gününde babamın sevenleri, dostları, öğrencileri ve meslektaşlarıyla bir aradaydık. O günün benim için anlam ve önemi sadece babamın anısına yazdığım kitabın değerli halkımıza tanıtım günü değil, aynı zamanda babamın aramızdan ayrılışının 21’inci ölüm yıl dönümü olmasıydı.
Babam 21 yıl önce 1 Mart 1996 Cuma günü Savaş Ay’ın fakir çocuklar için başlattığı, ‘Beyaz Tebeşir’ kampanyasında Patnos’a düşen yardım payından daha fazlasını alabilmek için Ağrı’ya giderken geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Babamın tamamlayamadığı yardım kampanyasını 21 yıl sonra ben üstlenerek, dostlarımızın da desteğiyle ihtiyaç sahibi çocuklarımız için güzel bir yardım fonu oluşturacağımıza inandım ve bunu başardım.
Babam hayata gözlerini yummuş olsa da memleketinin kalkınması için yaptığı ve yürüttüğü faaliyetlerle, sanata ve sanatçıya değer veren yönüyle, toplumdaki farklı ve renkli kimliğiyle, en önemlisi de yetiştirdiği sayısız öğrencisiyle, saygı duyulan ve sevilen bir insan olarak adını Patnos’ta her zaman yaşattı.
Bu kitap benim tabiri caizse çocuğum gibi oldu. İki yıllık emeğimin sonucunu hayal ettiğimden çok daha güzel bir şekilde aldım.
Nasıl mı? Kitabımın satışından elde ettiğim gelirle getirttiğim kırtasiye malzemeleri, 1660 adet 100 temel seçme eser ve dünya klasikleri setleri belirlenen 25 köy okulundaki pırıl pırıl köy çocuklarına gitti.
Gençali Köyü, Çavuş Köyü, Ergençli Köyü, Yürekveren Köyü, Usluca Köyü, Kazanbey Köyü, Dağalan Bağbaşı Köyü, Hasandolu Köyü, Andaçlı Köyü, Ürküt Köyü, Gökçeali Köyü, Taşkın Köyü, Konakbey Köyü, Kuşkaya Köyü, Tepeli Köyü, Bozoğlak Köyü, Budak Köyü, Çakırbey Köyü, Dericak Köyü, Zirekli Köyü, Tanyeli Köyü, Çaputlu Köyü Urfa Yeniköy ve diğerleri…
Sadece bu kadar da değil; köy okullarına ek olarak 30’dan fazla yatılı bölge okulu, lise, orta okul ve ilk okulda 800’den fazla öğrenciye konferans verdim. Memleketimizin çocuklarına babamı ve babamın Patnos’ta yaptığı sosyokültürel porojeleri anlattım. 1980 – 90 dönemlerinde yapılan hizmetler çocuklara ışık tuttu. Babam, koca yürekli idealist insan, o çocuklar için rol model oldu. Gözlerinin içi umutla parlayan ve etrafımda cıvıldaşan çocuklardan sayısız mektuplar aldım. Mavi ,yeşil, kahverengi, siyah gözlerdeki ışığı, sıcacık gülüşleri gördüm. Beni sevgiyle kucaklayan küçücük ellerle tanıştım. Bazen yüzlerde umut oldum, bazen hasret, bazen gurur, bazen mutluluk, bazen hüzün. Etrafımdan dolup taşan o kocaman yürekli çocuklara, gençlere bakarken ne kadar da zengin olduğumu düşündüm… Düşünüyorum da gerçekten ben ne kadar da zengindim, babam ne kadar da zengindi…
Mutluyum gururluyum. Bütün bu olanlar babamın eseri. O olmasa benim çocuklara bıraktığım izlerin hiç bir anlamı olmazdı. Patnos’ta gittiğim okullar arasında çocukluğumun geçtiği, doğup büyüdüğüm Endüstri Meslek Lisesi Okulu ve Lojmanları’da vardı. Evet yüzlerce öğrenciye konferans verdim ama hiç bir okulda Endüstri Meslek Lisesi’ndeki kadar mutlu olmadım. Çünkü orası benim hayatımın en güzel anılarının biriktiği yerlerdi. Daha önce çocukken o okulun sahnesinde söylediğim şarkıları, çatılardan dökülen yağmurları, koşturduğum sokakları ve baharı hiç unutmadım. Orası benim umutlarımı, çocukluk endişelerimi, anılarımı, kısacası hayatımın en güzel ve değerli zamanlarını geçirdiğim en değerli hayat parçam oldu hep. Çocukluğumun babam kokan yanları oldu…
Peki ben kime yazıyordum ki bu satırları?
Üç beş kıyıda köşede kalmış gönlü benim ki gibi bazı hatıralarla veya insan enkazlarıyla dolu yanlızlıklara mı? Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır! Küçükken farkına bile varamadığın en kadim, en içten değerler günün birinde asıl yerine oturur.
Ve düşünürsün…
Bir insanın hayatı daha ne kadar işleyebilir ki, başka bir hayatın içine? Kimin gönlü kimi anarsa o kişi onunlaymış. Benim gönlüm hep babamı aradı ve babam için yazdığım bu kitapla ne kadar zengin olduğumu gördüm.
Ve Teşekkür…
lk yazarlık deneyimim olan ve benim için geride bırakacağım belki de en değerli eser olan kitabımın oluşmasında; hayatımın en büyük güzelliklerini arkamda bırakırken, bana ve eserime göstermiş oldukları hoşgörü, sevgi ve beni ben yapan değerlerin varisi, bu günlere gelmemde büyük pay sahibi olan değerli aileme; dünyanın en özverili annesi annem Güler Bayar’a, kardeşlerim Bilal Bayar ve Tuğberk Bayar’a; satır satır dostluğu, önerileri, tavsiyeleri ve samimi yaklaşımıyla kitabımın her satırında bana destek veren sevgili arkadaşım Özge Avcı’ya, bu kitabı yazmamda bana cesaret veren dostum Sami Mert Eğilmezer’e, kitabıma isim veren değerli kardeşim Cankut Fırat ‘a, kitabımın tanıtım filmi, hazırlık aşamasıve birçok sürecine destek veren arkadaşlarım; Murat Doğan, Emrah Sakallıoğlu, Emre Hızıroğlu, Ahmet Bayraktar,Yaşar Bilik ‘e, Semih Yardımcı ‘ya, babamın kıymetli öğrencisi Arif Alpdoğan’a, araştırmacı yazar Osman Sosyal’a, bu kitabın en değerli taşlarını yerine oturtan Yahya Yahya Karabas, Şemsettin Çakir, İzzet Yılmaz, Halil Halil Turker, Cemil Taşdemir, Şenol Taşdemir, Medeni İlden, Recep Koca, Maşallah Yüce’ye, iyi bir baba olan Temel Bahadır Özdoğru’ya ve Mustafa Yıldırım’a…
Memleketimin koca yürekli o güzel köy insanlarına, Urfa’daki 7 yıllık zaman zarfı içinde ve devamında bir ömür sürecek olan en içten dostlukların temel taşı Sayın Mahmut Felhan’a ve babama aile olan kendisini evlatları gibi benimseyen Urfa’dan Felhan ailesine, babamı tanıyan tanımayan, saygı duyan herkese, öğrencilerine, dostlarına, kardeşlerine, arkadaşlarına bütün Patnos halkına!
Ve en önemlisi…
Araştırmalarım boyunca gerek insani ve ahlaki değerleri, gerekse örnek edindiğim, onur duyduğum, tecrübelerinden ve o geniş arşivinden faydalandığım kıymetlim Nadir Bayar’a kucak dolusu sevgiler…
Kızının kaleminden yüreğinin sahibine saygılarımla…
Kızın Hilal.


KİTAP SATIŞ NOKTALARI :

KİTAPYURDU

http://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/product&product_id=418181&gclid=COLj-ZCv_NICFe0Q0wod5LwANQ

D&R

http://www.dr.com.tr/Kitap/Dort-Harf-Iki-Hece/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001690998001

İDEFİX

http://www.idefix.com/Kitap/Dort-Harf-Iki-Hece/Hilal-Bayar/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001690998001?gclid=CJezuY-v_NICFQ4TGwod3y8Npg

N.11.COM

http://urun.n11.com/cagdas-turk-ve-dunya-edebiyati/dort-harf-iki-hece-P172198861?cid=604001&gclid=CMyBqpKv_NICFU0Q0wod_EIEog&gclsrc=aw.ds

KİTAP AMBARI

https://www.kitapambari.com/dort-harf-iki-hece-hilal-bayar

 

Kartpostal tadında bir yıl diliyorum…

Hoş geldin 2017

                                                   

               Kıpkırmızı, rengarenk ve musmutlu bir yıl diyorum herkese…

                       

UMARIM BU YIL HERKESE UĞURLU GELİR 🙂 HERKESE SEVGİLER…

Bir kitap bin umut…

14915433_10154661714986252_4957287762361181713_nBurası babamın ilk öğretmenlik yıllarında 7 yıl boyunca görev yaptığı Şanlıurfa – Haliliye Yeniköy İlkokulu. Yıllar sonra bu güzel köy okuluna bir nebze de olsa katkıda bulunmanın verdiği mutluluk ise paha biçilemez bir duygu. Bu pırıl pırıl çocukların tek ihtiyaçları olan şey ise okumak ve topluma faydalı birer birey olabilmek! Unutmayalım ki sürekli şikayet ettiğimiz toplum yapımızı ancak okuyan bireyler yetiştirerek geliştirip değiştirebiliriz💕hiçbir toplumda icraat yapılmadan beklenti olamaz.

14606536_10154661714846252_3313186172918593745_nHele ki  bu bir gönül işiyse… Sizlerde elinizin altındaki kitapları toplayabilir yada harcamalarınızdan kısacağınız küçücük bütçelerle alacağınız kitaplarla çok büyük işler gerçekleştirebilirsiniz. 14606536_10154661714846252_3313186172918593745_n“Göndermekte istiyorum ama zamanım yok” diyerek zorlandığınız veya üşendiğiniz kitapları kargo ücretini de üstlenerek kendim temin edebilir ve çeşitli köy okullarına gönderebilirim. İnanın ki bu iyiliği yapmak o kadar da zor değil, olmamalı da! Bu satırlar ve fotoğraflar  bugüne kadar aldığım en güzel hediyedir aslında bana. Çocuklarımıza, umutlarımıza beni kırmadan çeşitli şehirlerden kitaplar yollayan ve en önemlisi yüreğimdeki tarifsiz  huzura sebep olan bu koca yürekli insanlara, bütün dostlarıma sonsuz teşekkürler 😇

12366413_10153786392016252_7218922524931661258_n12369106_10153786392256252_2110551563516865348_n

Ey Sevgili Kalemim…

Vintage journalist set with vintage typewriter machine. Journalist equipment top view illustration. Nostalgia sketch. Hand draw journalism concept with: crumpled paper, table lamp, glasses and coffee

Ne zaman yeniden yazmak istesem, daha da köreldiğimi hissediyorum. Yazarlığın temel kuralı sürekli yazmaktan geçer ama benim baya bir bilenmeye ihtiyacım var. Yazma alışkanlığımı bırakmamak için ilk önce blog açmaya karar verdim. Pardon pardon bunun öncesi de var. İlkokula dayanan sayısız defter yığını. Aslında onlara yığın demek, sanırım anılarıma hakaret olur çünkü; yığın dediğim sayfaları elime almak, onlara dokunmak, o sarı sayfaların kokusunu içime çekmek kadar samimi bir duygu sanmıyorum ki olsun. Ortada bir yığın varsa eğer, bence bunlar sanal ortamın kirliliğine hapsolmuş, el ile tutulur hiçbir hazza sahip olmayan bilgi kirlilikleridir. Hayatımın son birkaç senesine baktığımda; önce bloğumu açmış olmam, akabinde babamın hayatını anlatan kitabımı yazmam ve son olarak da ‘yaratıcı yazarlık atölyesi’ kursuna başlamış olmam tembelliğimin üstünde biriken hatta artık kalıplaşmaya yüz tutan toz yığınlarını bir türlü silemedi. Ne demişti bizim üstat, “Yazı mı yazacağız yoksa yazar mı olacağız?” işte asıl mesele burada başlıyor. Sanırım her ikisini de başarabilmek için öncelikle şöyle bir silkelenmek ve aklın çanaklarını açmak gerek. Bloğumu geçtiğimiz senelerde açmış olmamın verdiği ilk mutluluklar, çocukluğuma saklanmış, aklımı sürekli meşgul eden yazma isteği ve yazarlık dürtüsü nereye kayboldu çözemiyorum! Sonuca varmak istediğim her yeni çözüm yolu, arapsaçı kıvamında elimde toplanıyor. Kaybolan o istek kısa süreli bir saklambaç oyunu oynamak için beynimin kıvrımlarına dolanıyor ve saklandığı yerden çıkmak için acaba hangi ilham perilerini bekliyor bilmiyorum, bilemiyorum… Hevesle uçurduğum o balonları yine kendim, kalemimin ucundaki sivri iğnelerle tek tek patlatıyorum.

Şu aralar yazı mı yazıyorum, yoksa yazarcılık mı oynuyorum inanın ben de bilmiyorum. Ama çok istikrarlı olduğum bir şeyler varsa o da bitmek tükenmek bilmeyen seyahatlerim ve fotoğraf çekimlerim oluyor. Her seyahat sonunda elimde biriken; şehirleri, yaşamları anlatan ve yazılmayı bekleyen yığınla anı var. Seyahat yazılarını temize geçiremedim diye hayıflanırken aklımın çanlarını yoran bir hikaye beliriyor zihnimde… 650 sayfalık bir biyografi kitabını nasıl da canla başla yazma telaşına dalarken, sonrasında aylarca kitabımın taslağına dahi dokunmadan,  yayın evine gönderilmek üzere dosyada öylece bekletilmenin verdiği o acı hüsran. Daha bu yazının ikinci paragrafına gelmeden ne kadar da çok fazla biriken hikayemin olduğunu görüyorum.

Şu sıralar Kadıköy’de bir yazarlık atölyesine gitmekle meşgulüm. O kursa gidebilmek için nasıl da heves ettiğimi bir ben bilirim, bir de sanırım kursun santraline bakan sekreter kadın 🙂  Kursa başladım başlamasına ama hoca sürekli ödev verince paçalarım tutuştu. Kursun amacı sürekli bir şeyler yazmak ve kursa giden bireylerin kendilerini geliştirmeleri aslında ama, ben nedense hocanın verdiği ödevlerden sürekli bir sıkılma modundayım. Ödev konusunu her elime aldığımda ya yazmaktan vazgeçiyorum ya da bahanelerin ardına saklanarak o ödevleri yarıda bıraktığıma bütün benliğimle şahit oluyorum. Kısacası tipik bir öğrenciyim şu sıralar. Hocanın verdiği konular hakkında neden bir şeyler karalamadığımı ve neden sürekli olarak bahanelerin ardına saklanarak yazma alışkanlığından kaçındığımı kendime soruyorum ama cevabı bir türlü bulamıyorum. Bulmuş olsam zaten kitabımı bitirmiş olurdum değil mi? 🙂

Bu haftaki ödev konumuz; Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim.” Konu duygusallığa açık bir konu olsa da, isteyenlerin mizahtan da faydalanarak bir şeyler yazabileceklerini söyledi hocamız. Duygusallık benim harcım değil, istesem de duygusal moda giremiyorum. Arkada çalan fon müziği, yağmurun sesi, yaprağın hışırtısı, aşk acısı vs gibi duygular can çekişiyor önümde. Kıvranıyorlar ama nafile. Duygusal yazılar bana göre değil. Olaya mizahi yönüyle bakacak olursam belki bir şeyler yazabilirim. “ Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim, tam gitti derken ahh o beynimi kemiren geri gelişlerin!” Sanırım bu daha eğlenceli 🙂

Dersin başlamasına yarım saat var. Peki ben bu konuyla ilgili ne yaptım? Kocaman bir hiç!

  • Hiç mi?
  • “Otur yerine al sana koca bir sıfır!”

Kartal – Kadıköy metrosunda Göztepe durağındayım. Kadıköy’e gelmeme beş durak var. Metronun en sevdiğim üçlü bölme koltuklarında oturuyorum. Yoğun bir parfüm kokusunun olduğu vagonda, iki bacağımın arasındaki şeffaf şemsiyem ve üstümde ağırlık yapan kışın habercisi pardesümle eğile büküle bu yazıyı yazmakla meşgulüm. Yazma alışkanlığımı kaybetmemek ve körelmemek adına kendime yeni yöntemler bulmaya çalıştıkça daha da şikayetçi oluyorum her şeyden. Ama metroda yazma fikri cazip gelmedi değil. Zihnim açıldı diyebilirim. Normal zamanlarda metroya her bindiğimde, okumak için elime aldığım kitabın daha ilk paragrafında bedenimi uyku basarken, şu satırları yazarken hiçte uykum gelmiyor. Sağ ve sol tarafımda iki kişi oturuyor. Birisi kitap okumakla meşgul. Diğeri ise hayatı tespih yapmış sallıyor. Alttan alttan ne yazdığımı okumaya çalışıyor kitap okuyan. Bence bunu yapmayı bırakıp kendi kitabıyla ilgilenmeli. Çünkü ne yazdığımı ben bile okuyamıyorken, onun yazdıklarımı çözmesi herhalde takdire şayan olur. Toprağın altında keşfedilmeyi ve çözülmeyi bekleyen eski tablet yazıları gibi bir yazıya sahibim. Solak olanlar güzel yazı yazar derler. Herhalde benim gibi istisnalar kaideyi bozmuyordur.

Son bir durak kaldı inmeme. Vagonlar daha da sakinleşti. Metroda yazma olayını sevdim sanırım. Belki de hocamızın istediği ödevleri yapmadığıma dair şikayetlerimi sıralarken aslında yazmışımdır.

Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim, defterim ve ey sevgili kalemim…”

‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme bir yenisini ekledim ;)

IMG_20160711_0027535Benim için her şey küçükken yaptığım şehirIMG_20160711_002902lerarası bir yolculukla başlamıştı. Uzayıp giden asfalt yol kenarlarında sıralı bir şekilde dizili olan tahta telefon direklerinin arka fonunda kalan, sarı başak tarlaları ve günebakanlar vardı.
‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme eklediklerim arasındaydı; günebakan tarlalarının arasında tekrar koşmak, nefes almak ve gökyüzünü izlemek… Saçlarım artık çocukluğumdaki gibi altınsarısı olmasa da, bukleleri hep aynıydı savrulan rüzgarlarda…1
Yapılması gerekenler listemin başında ilk olarak, ‘yağmurlu bir günde denize girmek’ vardı. Yaptım! Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurların altında denizlerin diplerindeki saklı sessizliği keşfettim. Sanki yağan yağmurlar başkaydı, denizler başka… Ne denizin köpükleri karışıyordu yağan yağmur tanelerine; ne de gökyüzünün gürültüsü sakinleştiriyordu o engin dalgaları. Havada yağmurdan ıslanmış toprağın kokusu vardı. Mutluydum! Hayatta mutlu olmak için çok büyük beklentiler içine girmeye gerek yok;) Bazen bir yağmur damlası kocaman mutluluk sebebiniz olabiliyor. Önemli olan kendi iç zirvenizin büyüklüğü. Fakat olaya realist bakacak olursam eğer, belki günün birinde Everest’e olmasa bile en azından Ağrı Dağı’na veya Süphan Dağı’nın zirvesine çıkabilirim diye düşünüyorum:) Kim bilir belki de 57 yıl önce Süphan’ın zirvesine düşen ve içinde İngiliz bilim adamlarının da bulunduğu nükleer taşıyıcı G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçağın küçücük mini mini minnacık kalıntılarını da görebileceğim oraya çıktığım zaman. Tabi RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri)nin ülke sınırlarımız içerisinde izin alarak!!! toplattığı parçacıklardan eser kalmış ise 😉 Bunu yapmam için en uygun ay Temmuz ve Ağustos ayları olacak… Kışın çıkarsam vay halime…5 10Belki de seneye zirve hikayemi yazıyor olurum kim bilir 🙂 Her neyse bunlar benim hayallerimin bazıları. Liste sıralamasına girecek olsam sanırım defterler ve kalemler yetmez derdimi anlatmaya 🙂 Çünkü benim hayallerim hiç bitmez…
Ben bugün çocukluk hayallerimden birisini daha gerçekleştirdim. Çocukluk diyorum; çünkü yaptığım seyahatlerin birçoğu kültür turu kapsamında veya havadan olduğu için o tarlalara ulaşmak çocukluktan beri ancak hayallerimde kalabildi. Her hasat ekim zamanında, ‘bu sene kesin gideceğim’ diye mırıldansam da, o yıl içinde hep başka rotalar çizdiğim için, hiç ayrılamam derken canımmmm ay çiçek tarlalarına kavuşmak hep hayal oldu 🙂 16
10. 07.2016 / Marmara’nın Güney ve Kuzey yamaçlarını süsleyen, yazın en güzel, en masum görüntüsünün serili olduğu, Trakya’nın sarı örtüsü, demet demet karşımda duruyordu. Kumburgaz ve Selimpaşa sınırlarına girmemle birlikte gülümsediler bana. Öbek öbek dizili duruyorlardı asfalt yolun sağ ve sol taraflarında. Biraz ilerledikten sonra patika bir yola girdim. Kum tanelerinin rüzgarlarla uçuştuğu yolu biraz geçtikten sonra kendimi günebakanların arasında buldum. 12Günebakanların arasında koşarken ayaklarıma batan dikenler acıdan çok mutluluk verdi bana. Tıpkı çocukken düştüğümde kanayan diz yaralarımdan çok, oyunu kaçırma telaşımın ağır basması gibiydi bu telaş. Batan dikenlere bakarsam o anı yaşayamayacak, zamanı kaçıracak gibi hissettim biran. Beni bu denli mutlu eden şey, en son çocuk kahkahalarımda yarım bıraktığım o sapsarı ay çiçekler miydi? Yoksa bugün yeniden kavuştuğum hayallerim mi? Bilmiyorum… O zamanlar korkardım boyumu aşan ayçiçeklerin arasında tek başıma koşmaya. Uzaklaşırsam kaybolacağımı düşünürdüm. Ve şimdi baktığımda ise geniş ovaların bütün enginliklerini görebiliyordum. Ne kaybolma korkusu vardı içimde, ne de büyüme telaşı! Baktığımda gördüğüm tek şey, o sarı bukleli saçlı kızın henüz büyümemiş olmasıydı…6