Memleket isterim; yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

22 gün sonra herkese tekrardan merhabaaa;

Zaman su gibi akıyor, bizlerde bir kuş misali oradan oraya savrulup duruyoruz…

Patnos benim güzel memleketim, baba yadigarı, hayat kokan topraklarım… Belki de önemini yeni yeni anladığım  memleket özlemim. 20 gün boyunca o kadar güzel, karmaşık, huzurlu, hüzünlü, kırgın, ve gururlu günler yaşadım ki anlatsam anlatılmaz tarifi yok. Aklımda en çok çınlayan şey babam ve onun kızı olmanın verdiği mutluluk. Onun kızı olmanın verdiği onur. Bazı yaşamlar vardır kısacık ama içinde Dünya’nın en güzel değerlerini barındıran. Babamın hikayesi de öyle bir şey işte, aradan 19 yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi akıllarda kalan, iyilikler ve göz yaşlarıyla dolu dolu hatırlanan adam gibi bir adam babam!

Tarifi yok,kelimeler yetersiz…

o koridorlardaydım, kapılar açıldı… görevlinin söylediği sözler her şeye bedeldi…

“Buradan çok insan geldi geçti, fakat hiç kimse hocamın yerini alamadı, babanız kadar hiç kimse içten ve istekle milleti için hizmet vermedi; bu oda, bu koltuk sizindir, siz de babanızın yerindesiniz bizim için.”

Çocukken, buralarda gezmeyin artık diye bize fırça atan Seracettin ve  Sait amca! O gün gözleri dolu dolu bakışlarla karşılarındaydım…

Kesik kesik anılar, hatıralar, çocukluk kahkahaları… artık büyük bir kız çocuğunun sessizliği olarak o odalarda bekliyorlardı…

Patnos’a ayak bastığımın ikinci günü Halk Eğitim ve Milli Eğitim’in koridorlarında dolandım. Evet o gün babamın görev yerindeydim, 19 yıl sonra tekrar müdüriyetin koridorlarında gezdim, babamın memleketimize yaptığı hizmetlerden dolayı adına açılan ve herkese hizmet veren toplantı salonu görev süresi boyunca kullandığı odası ve huzur! Personelin karşılarında babam varmış gibi tuttukları hürmet, övgü, saygı, hoşgörü benim için en büyük gururdu. Bir kez daha iyi ki babamın kızıyım dedim.

IMG_0040         IMG_0048        

Ve sonra babamın değerli öğrencisi Arif Alpdoğan abimin yanında geçirdiğim iki saatlik ama su tadında bir zaman dilimi; ne kadar da güzel, içten ve severek anlattı babamı, ne de güzel döküldü kelimeler ve kifayetsiz kaldı o duvarların arasında… Kendisi şu sıralar Patnos’ta açtığı Serhat Kültür Merkezi’nde gençlere ve insanlarımıza hizmetlerin en güzelini layığıyla vermektedir…

Ve şöyle ekledi kendisi… “her insan aynı yere bakar ama aynı şeyi göremez! Hocamda kimsenin göremediği bir çok değeri gören insandı.”

Çok şey var eklenecek ama buradan ancak bu kadar aktarabiliyorum geçirdiğimiz kısa ama dolu dolu zamanı…

 

Sanatını en güzel şekilde sergileyen usta, babamın değerli öğrencisi Arif abimin yanında bir kare. Dolu dolu sohbet ve ardından şiir tadında bir bağlama dinletisi. Kelimelerin tam anlamıyla kifayetsiz kaldığı bir ortam ve son sözler…
“Sen babanı yazamazsın, hocamı anlatmaya kitaplar yetmez!”
Teşekkür güzel insan…

Gittiğim, gezdiğim her yerde babam vardı, her nefeste babamı yanımda hissettim. Küçükken bana upuzun gelen şimdi ise kısacık bir mesafe olan Patnos Halk Kütüphanesinin girişindeydim. Kitaplar, sessizlik o koku hala bıraktığım gibiydi, değişen tek şey zamandı.

         

  Çocukluğumun en güzel yanlarından birisiydi Patnos Merkez Kütüphanesi! O gün sessizce, çocukken ise kahkahalarla gezdiğim kütüphane koridorları; sakin bir huzur ortamı, kitap kokusu, girişte duran askılık, kocaman oyunlar oynadığımız yeşil bahçe, müdüriyet…

Her hafta babamın bizi götürüp zorla okuttuğu mavi ve kırmızı kaplı kitaplar! hala oradalar o küçük köşede duran kitaplıkta duruyorlar 1960-70’lerden kalan renksiz, saman kağıtlı kitaplar geçen zamanı, özlenmişlikleri sessizce anlatan kitaplar…

Recep Koca / Babamın resmi makam şoförü, şimdilerdeyse Merkez kütüphanesinde idari amir, bize olan saygısı ve sevgisi kızına benim adımı verme nedeni…

Babamın vefatında yanında olan tek insan… anlatırken kelimeler tıkandı, suskunluk her şeyi anlatmaya kafiydi…

Günlerimin hepsini dolu dolu geçirdim, köylere gittim, insanları ziyaret ettim, babamı daha iyi tanıma ve hayatın her anını daha içten yaşama fırsatı buldum. Tanıdık tanımadık herkese gülümsedim, o kadar saf ve temizdi ki bütün insanlar…

Uzun şeritli yollarda çocukları sevdim, sohbetler ettim, köydeki insanların ağızlarından duyduğum “babasının kızı, o da babası gibi insanları seviyor, çocuk büyük ayırmıyor” sözleri binlerce kez daha gururlanma sebebim oldu…

IMG_0029  IMG_0244

Babamın neden köy insanını sevdiğini, insanların saflığını, masumluğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum…

 

IMG_0335              IMG_0340

Dere tepe gez gez gez 🙂

IMG_0344                   

19 yıllık hatıraların toplandığı en güzel yuvam evim…

Yollarda karşımıza çıkan beyaz atlı prensleri de unutmamak lazım tabi 🙂

IMG_0412                IMG_0414 IMG_0415                  IMG_0417 IMG_0421                           IMG_0437

Yolculuğumun su gibi akıp gittiği günlerde bol bol gezdik ve hiç tanımadığım ama akrabamız olan insanları tanıdım, sıcaklıklarını hissettim…

IMG_0385                  IMG_0401                             

Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır!
Küçükken farkına bile varamadığım en kadim, en içten değerler!
Belki de ‘henüz bir adı olmayan kitabımı’ yazmaya karar vermeseydim bu güzel insanları tanıma fırsatını hayatım boyunca bulamayacaktım!

IMG_0508                                             IMG_0518

80 yaşındaki Felek teyze, Maksut amca ve Adil amcanın babamın fotoğrafına bakarken, gözlerinden dökülen yaşlar her şeyi anlatmaya bir kez daha yetti… sıcaktı, sadeydi güzeldi her şey.

       IMG_0504                                             IMG_0532                    

Yollar, köyler, eski tahta yol direkleri, tarlalar, insanlar ve zaman! Her şey ama her şey hızla ilerliyordu…

IMG_0716IMG_0777IMG_0761IMG_0713

 

 

11017828_10153107863356252_7244306285931045518_n

En tepedeki direklerin olduğu yere çıktığım,düştüğüm,oynadığım günlerin sayısını hatırlamadığım kayak evi! Şimdilerdeyse önünden geçerken bana tebessüm ettiren en güzel anı yine BABAM!

Birçok kayakçının tek kaymaya cesaret edemediği sivri noktalardan ve kayalıklardan babam gibi usta bir kayakçının boynunda hiç korkmadan aşağıya doğru sevinç çığlıklarıyla uçmak… Şaşkın ve hayran bakışların arasında kocaman kahkahalarımız da hayat bulan sevgi dolu bir baba ve çocuklarıydık biz…

Yollardaki beyaz şeritleri ve tahta elektrik direklerini sayarak geçirdiğim uzun şehirler arası yolculuklarda gözüme takılan sazlıkların ve ay çiçek tarlalarının arasında hep olmasını istediğim fotoğrafım sonunda elimde! ateş böceklerinin sesleri, bataklığa batma ihtimali ve altın sarısı doğa harikası sazlıklar… her şey harika✌

                IMG_0560

Yanımda oturan canların adları Hilal ve Bilal… dedeleri onlara bizim isimlerimizi vermiş; bu sevginin, ilginin, saflığın altından kalkmak mümkün değil…

 

Bu koca çınar benim dedem!
105 yaşında; 10 çocuk, 24 torun sahibi idolüm Hikmet Taşdemir✌
Kapıdan içeri hala küçük bir çocukmuşum gibi elinde bana aldığı çikolatalarla gülümseyerek giren dedem, zamanın hükmedemediği, çocukluğumun en güzel yanlarından birisi dedem…

10981210_10153088045366252_4180332278689885632_n

Süphan Dağı… çocukluğumun en komik anılarından birisi… babamın 1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte 400 metrelik alanda biraz zorlanarak çıkıp 6 buçuk saatte tamamladıkları iki günlük dağcılık maceraları…

S-352

Son olarak; canım babama fazlasıyla hürmet eden, yardımcı olan, ilgilenen, arayan, soran, gerekli bütün bilgileri sunan, kişi ve kurumlara, dostlara, arkadaşlara, bütün değerli insanlara tek tek teşekkürlerimi sunarım…

Memlekette geçirdiğim 22 günlük süre zarfında  yanımda olan, benim için dünyalara bedel bütün değerler kitabımda dilimin döndüğünce yer alacaktır…

VE…

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi…

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

 

 

 

Hadi uçalım :)

  marilyn-monroe İstanbul silüetli defterim, rengarenk kalemlerim, kısacık sürecek yolculuğum boyunca okumam gereken biografi kitaplarım, yarım bıraktığım ön sözüm ve bavulum…  

Hazırım Sebastian artık gidebiliriz…

Bir taraftan heyecanla gitmeyi beklerken diğer taraftan da ayaklarımın geri geri gitmesinden mütevellit, sanki bir mağaza da herhangi iki kıyafet arasında kararsız kalmış gibi davranıp uçuş biletimi son dakika almak.

Böyle bir şeyin kararsızlığı olur mu demeyin oluyor işte. Zaten oldum olası yolculukları sevemedim ben; hele ki o eşyaları taşımak, hiçbir şey götürmeyeceğim deyip evden en az iki kocaman bavulla çıkmak, askılıktan farkı kalmayan Küçük Emrah görünümlü bir gariban oluveriyorum hemen.

Gezmeyi ne kadar çok seviyor olsam da yolculuklar hep sıkıcı gelmiştir bana. Eee bide üstüne kararsızlığım eklenince iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor her şey benim için.

Tabi bu defa biraz daha farklı!

Uzun zaman oldu kış ayında Ağrı’nın yolunu tutmayalı. En son 3 yıl önce gitmiştim memleketime, en son üç yıl önce solumuştum çocukluğumun o güzel yanını; ama bu defa farklı bir heyecan var içimde.  Babam için gidiyorum, çocukluğuma dönüyorum. Her an her kelimede babamın adıyla geçireceğim kısa ama yıllar boyu tadı damağımda kalacak bir tat ve huzur beni bekliyor olacak oralarda.

Kararsız, isteksiz,  dengesiz bir ruh hali içinde olsam da gidiyorum. Hem isteyerek hem sürünerek gidiyorum.

Kitabımın kendime ait olan bölümünü neredeyse bitirdim.  Yaklaşık 100 sayfayı buldu. O sayfaları okudukça kendime gülüyorum. evlat olsam sevilmez bir fırlamaydım. Henüz kitaba bir isim bulamadım, işin en komik yanı da bu oldu ve sanırım kitabın ismi de uçak biletim gibi son dakikaya kalacak, artık ne çıkarsa bahtıma:)

Beni en çok heyecanlandıran bölüm babamla ilgili olan kısım. Bu da Patnos’ta geçireceğim zaman ve mekanlar doğrultusundaki heyecanlarla belli olacak. Asıl heyecan o zaman bekliyor beni. Geçmişe asıl yolculuk o zaman…

Çocukluğunu dolu dolu yaşayan, büyümeyen bir çocuğun o zamanları tekrar hissetmesi ve yaşaması!

Yeni şeyler yeni oluşlar, bilirsiniz işte herkesi heyecanlandırır. Beni de her zaman heyecanlandırmıştır işte herkes gibi.

Yine heyecanlıyım, yine çocuğum… Büyümeyen, asi, deli bir kız çocuğu.

Bol fotoğraflı bir yolculuk, 105’lik canım dedem, çocukluğum, henüz adı olmayan kitabım, sobanın cızırtısı, bembeyaz köyler, çocuklar, yaşanmışlıklar, değerler, hüzün, babam ve huzur!

Artık uçabiliriz Sebastian.  

Ben gelene kadar herkes kendisine iyi baksın. Hepinizi seviyorum 🙂

 

BİR NARGİLE USTASININ KADRAJINDAN KARELER…

Güler yüzü ve içten sohbetiyle Urfa’nın samimi havasını İstanbul CNR Fuar Merkezi’nde estiren bir usta Abdullah Zaza!

Aslında o bir nargile ustası…

Urfa’nın mistik havasını içine soluyan, kendi mekanında yıllarını nargile kültürüne vermiş bir insan…

Gel gelelim işin fotoğrafçılık boyutuna.  Hiçbir eğitim almadan sadece hobi olarak başladığı ve amatör olarak çektiği fotoğraflar bence birçok fotoğrafçıya taş çıkartacak cinsten.  Özellikle memleketi Urfa’ya fotoğraflarının ince detaylarında yer veren Zaza deklanşöre her bastığında o kadrajın hakkını çeşitli güzelliklerle ziyadesiyle icra etmiş.

IMG_9725                                   IMG_9761

Ustanın merakla beklenen 1. Kişisel Sergisi sonunda İstanbullu sanatseverlerle buluşmuştu işte. Bu şahane eserleri görmemek belki de fotoğraf sanatına haksızlık olurdu diye düşünüyorum.  Eyyübiye Belediyesi tarafından düzenlenen ve İstanbul’da yapılan serginin açılışını Eyyübiye Belediye Başkanı Mehmet Ekinci yaptı, sergi 3 gün sürdü. Tabi ben ilk gününe yetişemediğim için orada ancak son gün bulunabildim. Sergiye her kesimden yoğun ilgi vardı.

 

Fotoğrafa ve sanatçıya benim kadar değer veren bir arkadaşımla birlikte fuar merkezinin yolunu tuttuk. Kendisini sadece sosyal medyadan takip ediyordum ve fuara gittiğimde nasıl bir ortamın beni beklediğini bilmiyordum. Gayet sıcak bir “Merhaba”yla bizi karşıladı, ig’nin tanınmış birçok fotoğraf sanatçısı da sergiye ziyarette bulunmuştu ve bu sayede onlarla da güzel bir sohbet ortamı kurmuş olduk.

IMG_9724                 IMG_9726

Gerek Urfa kültürü gerekse Türkiye’nin çeşitli mekanlarını konu alan sergide, her fotoğraf bir diğerini unutturacak güzellikte izler bıraktı bende. Detaylar, renkler, aktarılmak istenen düşünce ve ortaya çıkan tema kısacası harika bir kompozisyon çalışması.

Sergi bir sanat aktivitesi olmakla beraber aynı zamanda da Soma’da hayatını kaybeden yurttaşlarımıza yardım amacıyla yapılmış bir sosyal sorumluluk projesiydi.  Ben yüreği sevgi dolu bu sanat insanın sergisine gitmekten büyük haz aldım, kaçıranlar ise bana göre çok şey kaybettiler…                              

Güler yüz, sıcak bir kahve, sanat, sosyal sorumluluk ve yeni bir dost!

Nice güzel sergilerde daha buluşmak dileğiyle başarılar Sayın Abdullah Zaza.

Sevgiler

Hilal BAYAR

 

 

 

Dilimin herkese her cevabı layığıyla verdiği doğrudur madam ve mösyö!

2014-12-25 23.30.57Ceplerimde biriktirdiklerim vardır… Solumdakiler uysaldır, sakin ve ruhunu okşar insanın… Sağımdakiler asidir, hırçın, bıçak gibi keskin… Herkes hak ettiğini alır o ceplerden; kimi zaman güneşli, kimi zaman bulutlu, yer yer sağanak, yer yer rüzgarla karışık fırtınalı!

 

      Peki Siz “Harika Bir Yıldı 2015’in” Hangi Parçasısınız?

                  Yeni bir yıla daha girdik işte…

31851_1430554238301_1066208914_1268167_1416_n

Öncelikle sosyal medyada (Facebook) herkesin salgın gibi yayıla yayıla paylaştığı “Harika bir yıldı! Bunun parçası olduğunuz için teşekkürler.” ifadesini kendi ağzımdan yorumlayacak olursam…

“Berbat bir yıldı! Hayatımın en gereksiz en boş yılı; gereksiz insanlar, gereksiz zamanlar… O yüzden kendime mükemmel bir yıl diliyorum fazlasıyla hak ettim “ olarak dile getirmem 2014’ü ne kadar da gereksiz ve kendime zulmederek geçirdiğimin açık bir kanıtıdır.  Bu iletime ziyadesiyle gülen ve belki de paylaşımımda herkes gibi klasik bir açıdan ele almayıp, ideallerimden ve hedeflerimden ne kadar da vazgeçtiğimi tiye aldığımı gören arkadaşlarımın yaptığı makaralar da benim için ayrı bir eğlence kattı olayın boyutuna…

Bir insan yaşadığı saçmalıklarla ancak bu kadar güzel dalga geçip kendisine eğlence çıkartabilir. Herkesin aptallaştığı dönemler olur işte bilirsiniz, hoş insanların kayıplarını yıllara vurunca belki de bizimki hava su kalıyor ya orası ayrı muhabbet!

Benim için yepyeni bir yıl başlıyor diyemiyorum maalesef. Neden diye soracak olursanız; çok sosyal bir yaşamım, ceplerimdeki güzel dostluklarım, ilginç hobilerim ve alışkanlıklarıma rağmen monoton bir yılın beni beklediği kanaatindeyim. Bunun kendimi mutsuz hissetmemle alakası falan yok. Ben istesem de negatif biri olamıyorum, pozitiflik nasıl içime işlediyse artık negatif süreçler sadece rutinden ve saplantıdan ibaret. Bu aralar hayatıma çok iyi gelen insanlar var; çok güzel projeler, etkinlikler vs…

2014 yılını; güzellikler, yeni başlangıçlar, büyük fedakarlıklar, manevi iyilikler ve bir çok konuda empati yaparak geçirdim. Ama yılın sonuna doğru neler yaptığımı sorgulayacak olursam…

Aralık ayı belki de bütün bir yıl boyunca yaptığım güzellikler merdivenini tekrardan ve pekte iyimser olmayan düşüncelerle çıkmakla geçiyor. Yıla nasıl girersen bütün bir yılın öyle geçermiş derler ya bence öyle bir şey yok, ne zaman iyi güzel ve mutluluk verici düşüncelerle yeni bir yıla girsem dilediğim bütün yenilikçi kurallar bana kötülük olarak dönmekle meşgul oldu. Belki de bu yıl bir değişiklik yapmak gerekiyor.

Kötü başlarsak neden iyi gitmesin ki? Bu da biraz fazla mı kötümser oldu ne 😉

Herkesin her yıldan yeni beklentileri ve planları var işte. Benim hiç öyle beklentilerim yok. Misal başkalarının çok harika bulduğu şeyler ilgimi çekmezken, sıradan olarak kabul gören şeyler çok daha fazla dikkatimi çekebiliyor. Yılın son gününde taaa İskoçya’lardan hediye edilen İngiliz paralarının uğur getireceği kesin yada yeni düşüncelerin vereceği huzur…

Zor seviyorum. Hayatı, zoru seçmek, zora tabi olmak daha cazip geliyor. Ona ulaştığım an daha da zoruna yöneliyorum, basit şeyleri sona saklıyorum. Onları sakladıkça arada kaybolup gidiyorlar, bazen unutuluyorlar, bazen zamanı geçiyor…

Yılın başında yapmaya karar verdiğim her şeyden sıkılmaya başlıyorum, istikrarsız olmak sanırım benimle biraz fazla bütünleşmiş bir tabu. Zaten her şeyden hemen sıkılıyorum, hatta yazdıklarımı tekrar okuyup düzeltmek bile sıkıyor beni, bir makaleyi okumak bile beni bu kadar sıkarken kitap yazmak neyine seslerini duyar gibiyim!

2015’teki mutluluk veren şeyler sıralamasında ise çıkacak olan kitabım ve çevremden gelen güzel destekler olacak.

Bu sıralamadaki sorumluluklarım kategorisine bakıp, şekilciliğimi de hesaba katacak olursam hayatta kimlere karşı sorumluluklarımın olduğunu düşündüğümde tek sorumlu olmam gereken kişinin kendim oldu kanaatine varıyorum.

Bir insanın kendini doğru ifade edebilmesi ya da bunun çabası, karşı tarafın kafasında çizdiği resimler sergisi, doğru olma isteği, kendimizi doğru aksettirme çabası, istekler, beklentiler, deneme ve yanılmalar, etki tepkiler.

Bunların hepsi 2015 yılında kamburumuz olmaya devam edecek. Biz bu denge içinde hayatın bize sunduklarıyla meşgul olurken;  ilkbahar, yaz, sonbahar, kış  hoooppp 2016 çat çat çat kapıda!

                                                                            O zaman 

                                                                               2015 gele hoş gele….

 

 

Mesela ;)

beauty-crazy-creativ-fashion-Favim.com-914465
 
Bence bazen değil de her zaman kendin olmakta yarar var!
Dünya’ya sadece kendi pencerenden bakmalısın mesela, özgün olduğun için dışlanmadığın kabul gördüğün insanlar olmalı hayatında!
Toplumsal olarak kesin kabul görmüş değerlere karşı çıkmalı elinin tersiyle yıkmalısın bütün o garip tabuları mesela!
Farklı olduğun için, insan gibi insan olduğun için alkışlanmalısın mesela!
Deli olduğun için sevilmelisin, kendini asla ait hissetmediğin ama sırf kabul görmek adına girdiğin o saçma kalıptan çıkmalısın meselaaaaa!
“Evet evet bende öyle düşünüyordum, aynı fikirdeyim yeaaah!”  Yok efendim hiç de aynı fikirde değilsin, hiç de öyle de düşünmüyorsun…
Nedir bu kabul görme çabası?
Bunlardan vazgeçmelisin mesela!
Etrafında benim gibi sana hayat dersi verenleri çok ta şey etmemelisin, gülüp geçmelisin mesela!
Gerekiyorsa sivri ol, olmayan şeyleri oldurmaya çalışma,  farklı olmadığın zamanlarda başka bir sen olma…
Eğer herkes içinden geçen gerçek düşünceleri paylaşıyor olsaydı emin ol sen kendini bu kadar aykırı  hissetmezdin. 
 
Düşünsene! Kim içinde bulunduğu kalıbın insanı ki…
Bende harika bir insan değilim mesela!
En büyük kusurum çok konuşmak ama olsun kendimi kusurlarımla seviyorum;
Çok çok konuşurum bi kere,  haftalık konuşmamdan 2000 sayfalık kitap rahat çıkar, yazmayı zaten çok seviyorum. Birine mesaj yazdığım zaman karşı taraf için işkenceden farksızdır söylediklerimi dinlemek, okumak…
Bır bır bır bır bırrrrr…
Renkli çorabım, pembe battaniyem, kitaplarım, çantamda mutlaka bulunan sakızlarım, bir konu hakkında gerekli gereksiz yorumlarım, kızmalarım, istikrarsızlığım, her şeyden hemen sıkılmalarım, iş konusunda kendimi harika mükemmel görmelerim, biten bir şeyi sonuna kadar tüketmelerim, belki de birçok şeyi elime yüzüme gözüme bulaştırmalarım, ağzım kulaklarımda gülüşüm, toplumda dışlanan bütün insanları bağrıma basmalarım, kardeşlerime sataşmalarım, nezaketim,kızgınlıklarım, kırgınlıklarım, iyi niyetim, merhametim ve aynı tezatlıktaki asabiyetim her şeyi ama her şeyimle kendimi seviyorum.
 
Kusurlarımı Başkalarıyla Paylaşmayacak Kadar Çok Seviyorum…
 
Sabahları işe giderken o müziğin sesini sonuna kadar açarak dinlemelerimi, bazen insanları rahatsız etmelerimi, başkası yapsa ciyak ciyak bağırmalarımı, herkesin ne dinlediğimi bilmesini, Çaykovski’den İbrahim Tatlıses’e bangır bangır geçişlerimi….
 
Aklımdan geçenleri düşüncelerimi hiç çekinmeden söylemelerimi, bazen kırdığım kalpleri, sonra onları tamir etmeyi, beni üzenlere kin tutamayışımı, bazen nefretlerimi, bir hayat kadınının toplumdaki birçok kadından daha ahlaklı olduğunu, ya da bir eşcinselle oturup çay içmeyi…
 
İçimdeki büyümeyen o deli kızı seviyorum.
Toplum olarak susmayı, herkes gibi davranmayı bilmek gerekiyormuş blah blah blah…
 
Hayır efendim susmak diye bir şey yok,  içinden gelen şeyler varsa söylemelisin, niye içinde kalsın ki…
 
Kendin olmaktan korkma!
 
Kendini göstermekten de korkma!  sen,  sen olduğun değerlerle güzelsin 😉
 
İnsanlığın, toplumun, paranın ve hayatın gerekli gördüğü, aslında gereksiz olan yani en azından fazlası gereksiz olan bütün tüketimleri elinin tersiyle itebilirsin mesela.
Empati kurmayı deneyip kabuklarını kırabilirsin veya yolda hiç tanımadığın bir insanın gülüşü merak konun olabilir!
 
Geleceğini sürekli kontrol altında alıp, her şeyi kendi isteğine göre şekillendirmek yerine, hayatın sana sunacaklarıyla ( insanların değil) hayatın sunacaklarıyla birlikte sonsuz bir güvene kendini bırakmayı deneyebilirsin mesela!
Pişmanlıklarını, hatalarını sevmelisin, ben yanlışlarımla varım diyebilmelisin, kırdığın kalplerden özür de dileyebilirsin…
 
Toplumsal normlardan kurtulup aşağıdan bakan, sorgulayan olmayı denedin mi mesela?
 
Ait olmadığın dünyanın sadece senin etrafında döndüğünün kaç defa farkına varabildin?
 
Sırf bu durum yüzünden kaç defa kendine ve hayata yabancı kaldın?
 
Bazen çok fazla konuşup içinde birikenleri önüne döktüğün de o dökülenlere ne kadar yabancı olduğunu fark ettiğinde şaşkınlığın kendine gelmeye yetti mi?
 
Sahi bunları söyleyebilecek ve yapabilecek kadar güçlü müsünüz?
 
Sevgiler
Hilal BAYAR